Tarihte kaç yanlış, kaç doğruyu götürür?-1

 Sakallı Nureddin (İbrahim Konyar) Paşa

9 Eylül 1922’de, İzmir’i düşman işgalinden kurtarıp şehre giren Türk Askerinin başında, 1nci Ordu Kumandanı Sakallı Nureddin Paşa vardı. Onun emir komutası altındaki Süvari Kolordusunun Kumandanı ise Fahrettin Altay Paşa’ydı. O zafer gününe ithafen Fahrettin Altay ismi İzmir’de birçok yere verilirken, o tarihten bu yana Sakallı Nureddin Paşanın esamesi okunmaz.

Halaskâr Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 19 Mayıs 1919’da Samsun’da başlattığı süreç içinde askerlik mesleğinden istifa etmiş, İstiklal Harbi’ni resmi bir rütbesi olmaksızın başlatmıştı. Kendisine Türkiye Büyük Millet Meclisi 5 Ağustos 1921’de Başkomutanlık yetkisini, 19 Eylül 1921’de Mareşallik rütbesi ve Gazi unvanı verdi.

İşte o dönemin kara kalpaklı fotoğraflarından bazılarında, Mustafa Kemal Paşa’nın yanında sakalıyla göze batan bir zabit vardır. Merakımın yönlendirmesiyle biraz sorgulayınca, Bursa’lı ve Konya havalisinden gelen Yörük Türkmen Konyar Aşireti mensubu olduğu karşıma çıkınca daha fazla ilgimi celbetti.

Bursa’da tertip ettiğimiz bir Zafer Fotoğrafları sergisinde, Mustafa Kemal Paşa’nın yanındaki bu sakallı zabiti; hızlı oluşan sempati ile biraz öne çıkaracak şekilde fotoğrafları düzenlemiştik. Bilgisine ve fikrine itibar ettiğim bir dostumuzun uyarısı ile karşılaştım. İtiraz edecek yeterli bilgiye haiz olmadığımla yüzleşip, bu tartışmalı Bursa Mebusu Paşa’yı araştırmaya koyuldum.

Karşıma, bir kesimin yere göğe sığdıramayıp övgüye boğduğu; diğer bir kesimin ise şiddetle eleştirip, varlığını bile unuttuğu bir tarihi şahsiyet çıktı. Övgülerle yargıların birbirine dolandığı, kahraman mı sıradan mı, ayırt etmekte zorlandığım bir yakın tarih kimliği…

Ne kendisinin Bursalı olması ne de Büyük Taarruzda görev alması, O’nun Atatürk ve yeni Türkiye Cumhuriyeti’ne muhaliflerin konulduğu tarih raflarındaki yerini değiştirmeye yetti.

***

Sakallı namıyla anılan Nureddin Paşa’nın; iki farklı kutup arasında bambaşka değerlendirilen 58 yıllık yaşamını özetlemek zor. Ama hayatını iyi ve kötü diye tasnif edip, muhasebecilerin T hesabının iki ayrı tarafına yazmak suretiyle, muhakeme yapmak bizi daha fazla doğruya yaklaştırır.

Makaleye başlık olan soru da buradan çıkıyor. Birisinin kendi yanlışları, yine kendisinin doğrularının kaçını götürür? Bir subayı tartarken kazandığı muharebelerle, işlediği hataları aynı defterde toplayabilir miyiz? Yoksa bazı kalemler öyle ağırdır ki karşı hanede ne yazarsa yazsın kapanmaz mı? Nureddin Paşa’nın iki uçta anılmasının sebebi, herkesin bu soruya kendi cevabının olmasından kaynaklanıyor.

Muhasebeyi bu yazı serisinin üçüncü ve son bölümde yapacağız. Şimdilik ilk sayfasını, yani onun Osmanlı Zabiti olarak geçirdiği kırk altı yılı açacağız. Bu bölümde hüküm vermeden sadece önemli kalemleri kayıt düşeceğiz.

Müşir İbrahim Ethem Paşa'nın oğlu olarak 17 Temmuz 1873’te Bursa’da doğdu. 1890 da girdiği Mekteb-i Fünûn-ı Harbiyye-i Şâhâne'yi 1893’te Mülâzım-ı Sânî (Teğmen) rütbesiyle, piyade sınıfının otuz birincisi olarak bitirdi ve babası gibi Osmanlı Ordusunun bir zabiti oldu. Arapça, Fransızca, Almanca ve Rusça biliyordu. Defterin alacak tarafına düşen ilk kalemler bunlar. Hakkında sıkça tekrarlanan “vasıfsız ve himaye edilen” portresinin, üzerinde bir kez daha üzerinde düşünmeye zorlar.

Ne var ki kariyerinin ilk on beş yılı, o portreyi besleyecek malzemeyi bol bol verir. Kurmay sınıfından olmadığı halde, kurmay subayların görev yapması gereken karargahlarda bulundu. 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı’nda Başkomutanlık yapan babası İbrahim Ethem Paşa’nın ve Ekim 1898’den itibaren Sultan II. Abdülhamit’in yaverliğini yaptı.

Bunların hiçbiri bir kusur değil elbette. Ancak hepsi birer tercihtir. Kendisine sunulan imkanları, koruyucu eli geri çevirebilirdi. Tarihin ilerleyen akışı ve sonuçları, bu kalemlerin borç tarafına düşmesine neden oldu. Neyin gölgesinde ve hangi masada oturmayı seçtiği sorusunun cevabı bu sayfada durur.

Her yerinde barut kokan memleketin diğer subayları cepheden cepheye koştururken Nureddin Bey’in bu rahatlığı okul arkadaşları ve İstiklal Savaşının komuta heyetince hiç unutulamadı. Bir de normalin üzerinde bir süratle, hatta bir yılda iki terfi almak sureti ile rütbe basamaklarını koşar adım çıkması hoş karşılanmadı. Bugünkü şartlarda yirmi dört yılda ulaşılabilecek Miralay (Albay) rütbesine, 1908’de askerlik hayatının on beşinci yılında yükseldi.

II. Meşrutiyet’i müteakip, haksız yere rütbe aldıkları düşünülenlerin durumunun düzeltilmesi amacıyla çıkarılan Tasfiye-i Rüteb-i Askeriye Kanunu” ile 19 Ağustos 1909 da rütbesi binbaşılığa indirildi. Babasının itirazlarına rağmen, 6436 numarası ile İttihat ve Terakki’ye üye olması da bu tenzil-i rütbeye maruz kalmaktan onu alıkoyamadı. Zira İttihatçıların gözünde asıl kusuru, terfi hızından çok Abdülhamid’in yaveri olmasıydı. Tenzilin ardından Eylül 1909’da Küçükçekmece Mutasarrıflığına (kaymakamlık ile valilik arasında bir idari kademe, sancak yöneticisi) atandı. Bir Müşirin oğlu bir mülki idare masasına oturmuştu.

***

Şubat 1911’den itibaren XIV. Kolordu bünyesindeki kuvvetleriyle Yemen'de isyancılarla mücadele etti ve bu görev sırasında yarbaylığa yükseldi. Bu terfi, kimsenin himayesiyle değil, kendi sahasında kazanılmıştı. 1913’te kardeşi Yüzbaşı Şükrü Bey’in Çatalca’da şehit olduğu haberi üzerine, artık son aşamasına gelmiş olan Balkan Savaşı'na 9. Piyade Alay Komutanı olarak katıldı. Kardeşinin şahadetine olan üzüntüsüyle tıraş olmadı; ömrünün sonuna kadar tarihte anılacağı nam, böylece yüzüne yerleşti.

Babası İbrahim Ethem Paşa’nın vefat ettiği 1914 yılında, Irak Cephesi’nde 4. Fırka'nın komutanlığına atandı. Bundan sonrasında himayede olmadığından, Irak’ta sınanan doğrudan kendisiydi. 1915'te Irak ve Havâlisi Genel Komutanlığı ile Basra ve Bağdat Valiliği'ne getirildi.

Sınavın ilk yarısını kaybetti. Eylül 1915’te Bağdat’a doğru ilerleyen General Townshend komutasındaki İngiliz tümeni karşısında, Kut şehrinde tutunamadı. Bu, defterin borç tarafına düşen ilk açık askeri kalemdir ve mazereti yoktur.

 İkinci yarısı ise alacak tarafındaki en sağlam kayıtlardan biridir. Kuvvetlerini harp esaslarına uygun ve nizami bir şekilde 150 km geri çekti. Bir yenilgi sonrası dağılmadan çekilebilmek, başlı başına mesleki yeterlilik göstergesidir. İngilizleri Bağdat’a yakın Selman-ı Pak’ta durdurup, 22 – 25 Kasım 1915’te giriştiği karşı taarruzla, bu defa ters istikamette Kut şehrine kadar geri süpürdü. Aralık 1915’te Kut şehrini muhasaraya alan da onun kuvvetleri idi.

Tartışmalı olan, muhasarayı kimin başlattığı değil, teslim alışın kimin hanesine yazıldığıdır. Aralık 1915’te Bağdat’a gelen Alman Mareşali Colmar von der Goltz 6. Ordu Komutanlığını üstlendi ve Nureddin Paşa ile arası açıldı. Ocak 1916 Nureddin Paşa görevinden alındı. Yerine, Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın amcası Halil Bey getirildi. Kut, Goltz’un ölümünden on gün sonra 29 Nisan 1916’da teslim oldu. Meşhur Kût'ül-Amâre zaferi Halil Bey’in hanesine yazıldı ve kendisi “Kut” soyadını aldı. Bu olmasaydı, belki de bugün Nureddin İbrahim Kut Paşa’yı konuşuyor olacaktık.

Goltz ile yaşadığı sürtüşme, defterde tek başına duran bir kalem değil; bir huyun ilk kaydıdır. Aynı mizacı ilerleyen yıllarda başka komutanlarla, Meclis ile ve nihayet rejimin kendisiyle yaşayacağı çatışmalarda tekrar göreceğiz. Üçüncü bölümde soracağımız sorulardan biri şu olacak: bu bir dik başlılık mıydı, yoksa bir ilke miydi?

Ekim 1916’da Muğla ve Antalya Havalisi Komutanlığı’na, ardından Aydın merkezli XXI. Kolordunun kurucu komutanlığına atandı. 1918’de Mirliva rütbesi ile Paşa unvanını aldı. Mondros Mütarekesi’nin ardından Kasım 1918’de İzmir merkezli XVII. Kolordu komutanlığı ile Aydın Vilayeti Valiliği’ne getirildi. Bir ay sürecek İstanbul görevi sonrası, Urla’da çıkan isyan üzerine 2 Şubat 1919’da Aydın Valiliği ve Aydın Bölge Komutanlığı'na geri döndü.

***

Bu görevi sırasında, İzmir’le birlikte Batı Anadolu’nun Yunanistan’a verilmesine karşı çıkan İzmir Müdafaa-i Hukuki Osmaniye Cemiyeti’ni açıkça desteklemekle kalmadı şehirde bir direniş komitesi kurulmasına ön ayak oldu. Cemiyetin dayanağı, 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi’nin yarattığı işgal tehdidi, Wilson prensipleri ve 18 Ocak 1919’da toplanan Paris Barış Konferansı’nda İzmir’in Yunanistan’a bırakılacağına dair güçlenen emarelerdi. (*)

Cemiyete verdiği destek ve işgal devletlerinin taleplerini sert bir dille reddetmesi, İtilaf devletlerini rahatsız etti. Baskı altındaki Osmanlı Hükümeti, Yunan çıkarmasına iki aydan kısa bir süre kala, 22 Mart 1919’da Sakallı Nureddin Paşa'nın valilik görevine son verdi. Görevini kaybetme pahasına direnmişti; bu da defterin alacak tarafına yazılır.

Bu, onun Osmanlı Zabiti olarak son resmi aktif görevi oldu. İstanbul’a döndü; kendisine herhangi bir askeri yahut idari vazife verilmedi.

Kırk altı yılını padişaha, saraya ve Osmanlı ordusuna vermiş bir adamdı. Şimdi o padişahın hükmü geçmiyor, o ordu dağılıyor, o devlet bitiyordu. Peki böyle bir adam, kendisini var eden her şeyin çöktüğü yerde ne yapar?

Serinin ikinci bölümünde bu sorunun cevabını arayacağız. Defter açık kalıyor.

------------------------------------------------------

(*) Pek çok kaynak bu direnişin gerekçesini “Sevr Antlaşması uyarına İzmir’in Yunanlılara verilmesi” diye açıklar. Bu kronolojik olarak mümkün değildir. Sevr Antlaşması 10 Ağustos 1922 de imzalanmış, İzmir Müdafaa-i Hukuki Osmaniye Cemiyeti ise 1 Aralık 1918 de kurulmuştur. Nurettin Paşa da valilikten Sevr’den yaklaşık on yedi ay önce alınmıştır.

Not: Paşa’nın bugün yaygın olarak kullanılan “Konyar” soyadı, hayatı boyunca hiç taşımadığı bir isimdir. Soyadı Kanunu 21 Haziran 1934’te kabul edilmiş, Nureddin Paşa ise 18 Şubat 1932’de vefat etmiştir. Soyadı, babasının mensup olduğu ve Bursa’nın köklü ailelerinden sayılan “Konyar” Türkmen aşiretinin adından hareketle, ölümünden sonra ailesi tarafından alınmıştır.

 

Kaynakça ve referanslar